Şirketlerin bakış açısından Kurumsal Yönetimi ele almaya çalışacağım. Bunu yaparken hem kişisel deneyimlerime hem de bu konudaki teorik çalışmalara dayanacağım.
Şirketler açısından Kurumsal Yönetim diye belirleyerek yerinde bir tercih yapmış oluyoruz. Bu benim için şu nedenden dolayı sevindirici; konuyla ilgili uluslararası toplantılarda gelişmekte olan ülkelerde kamu politikalarının en azından
Şirketlerin davranışları kadar önemli olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Çünkü gelişmiş olan
ülkelerde kamu politikalarının özel sektörün gelişmesini destekleme konusunda
tartıştıkları konular bizim ele almamız gereken konulardan oldukça farklı ve daha az
belirleyici. Orada şirketlerin davranışları Kurumsal Yönetim kalitesi üzerinde daha önemli bir rol oynuyor. Kurumsal Yönetim alanındaki tartışmalar büyük ölçüde
şirketlere çeki düzen vermek üzerinde yoğunlaşmış
durumda ve şirketlerin bu çeki düzen verme işini tamamen
şirket çıkarlarını gözeterek ve gönüllülük ilkesi bazında yapmaları beklenmekte. Bundan dolayı da genelde ‘yönetim kurulunda kaç bağımsız üye olsun, üç mü olsun beşmi olsun, denetim kurulunda kim olsun’ gibi bize belki şuanda çok da kritik gelmeyen konular gündemde olabiliyor. Bundan şirket Yönetim Kurullarının çalışma ve davranış biçimlerinin önemsiz olduğu sonucu çıkartılmamalı.
Ancak kamu politikalarının, yasaların ve düzenlemelerin şirketlerin Kurumsal Yönetim çabalarını etkinleştirecek, ödüllendirecek biçimde olması çok önemli.
Bunu bu topluluğun önünde daha fazla vurgulama gereğini duymuyorum.
Üzerinde duracağım konular
şunlar: Kurumsal Yönetim nedir, neden önemlidir,
gündemdeki tartışmalar nelerdir, Türkiye’deki çerçeve ve Türkiye’deki tartışmalar
nelerdir? Bütün bunlara şirketler açısından bakmaya çalışacağım ve daha sonra da
temel kamu politikaları alanında yapılması gereken şeylere değineceğim, zira sizler
kamu sektörü çalışanları olarak sonuçta bu konuyla daha çok ilgilenmektesiniz.
‘Kurumsal Yönetim’ sözcüğünü kullanıyorum prezantasyonumda ama bu tercümenin
çok yerine oturmadığı kanısındayım çünkü ‘governance’ yönetim değil. ‘corporation’
anonim şirkete karşılık geliyor daha çok.
Kavramların üretildiği dil kullandığınız dil olmayınca böyle zorluklarla karşılaşıyorsunuz.
Çoğu gelişmekte olan ülkede bir tercüme sorunu yaşanıyor bu konuda. ‘Corporate governance’ kodları diye
Adlandırdığımız belgelerin çok garip isimler aldığını görüyoruz. Esas olarak ‘Corporate
Governance’ın anonim şirketlerin (anonim ortaklıkların) yönetimi ile ilgili çok disiplinli bir çalışma alanı olduğunu söylemek gerekir. Yani konumuz bütün
Şirketlerin değil, konumuz anonim şirketlerin, yani ortaklarının sorumluluğu sınırlandırılmış
şirketlerin sorumluluğu ortaklar adına üstlenen Yönetim Kurulları tarafından yönetimi.
Her ne kadar Kurumsal Yönetim ilkelerinin bütün şirketlere, şirket uygulamalarından çıkartılan derslere dayanarak kamu şirketlerinin yönetimine ve hatta Avrupa Birliği yönetimine uygulanması gerektiği gibi tartışmalar olmakla beraber bunlar gereksiz ve uygunsuz genellemeler. Nasıl tercüme ederseniz ediniz ‘Corporate Governance’anonim şirketlerin yönetimiyle ilgili bir çalışma alanı. Henüz kabul gören başka bir sözcük olmadığı için
Corporate Governance’ın karşılığı olarak bundan sonra “Kurumsal Yönetim" kavramını kullanacağım.
İki açıdan ele alabiliriz Kurumsal Yönetimi. Birinci olarak şirketlerin yönetim kurulları (yönetim kurulu üyesi olmak ile yönetici
Olmanın farklı statüler olduğunu hatırlatalım), icradan sorumlu yöneticiler, hissedarlar ve paydaşlar, ya da katılımcılar
Dediğimiz gruplar arasındaki hak ve sorumlulukların dağılımı, ikinci olarak şirket kararlarının verilmesiyle ilgili kural ve yöntemler
. Kim hangi kararları vermelidir, bu kararları verirken ne gibi yasal ya da yasada olmayan bağlayıcı yükümlülükleri vardır?
Bu soruları yanıtlarken Kurumsal Yönetimin amacını Dikkate almamız gerek.
Kurumsal Yönetimi iyileştirerek yapmak istediğimiz Şey şirketlerin daha verimli ve daha karlı çalışmalarını sağlamaktır.
Neden bu önemli bir amaç olarak karşımıza Çıkıyor? Çünkü; dünyada refahın ve zenginliğin itici gücü şu anda özel sektör.
Beğenelim ya da beğenmeyelim bu bir gerçek. Zenginliğin, refahın ve değer Katmanın motor gücü özel teşebbüs. Özel teşebbüsün kârlı ve verimli olması. Ekonomik gelişmenin ve büyümenin belirleyici unsurlarından biri.
Tabii değer yaratma ve yaratılan değerin dağıtımı ayrı konular. Kurumsal Yönetim yaratılan değerin topluma nasıl dağıtılacağı konusun üzerinde odaklanmıyor. Ancak yaratılmayan refah Dağıtılamaz. Dolayısıyla birinci meselemiz özel sektörün etkin ve verimli bir Şekilde çalışması, kaynakların en karlı ve verimli şirketlere aktarılması ve fakat bunun Süreklilik ve sürdürülebilirlik gözetilerek sağlanması. Sürdürülebilir kârlılık ve sürdürülebilirlik pek çok konuda karşımıza çıkan bir kavram. Şirket yönetimi alanında sürdürülebilirlik
Şirketlerin uzun dönemli karlılığı;
hedeflemeleri ve bunu yaparken kullandıkları kaynakların devamlılığını ve ekolojik dengeleri gözetmeleri konusunda odaklanıyor. Sürdürülebilirlik kavramının şirketlerin yönetiminde önemli bir konu haline gelmesinin nedeni şirketlerin ulaştığı ekonomik büyüklük,şirket faaliyetlerinin sınırlarının belirsizleşmesi, bu faaliyetlerin topluma etkisinin tüm toplumu ilgilendiren ve hatta sınır ötesi boyutlara ulaşması.Şirketlerin sürdürülebilir bir kârlılığı hedeflemesi bu nedenle toplumsal bir mesele olarak karşımıza çıkıyor.
Sorun anonim şirketlerde hissedarların bu konuda tanımlanmış hiçbir sorumlulukları olmaması. Sorumlu yatırımcı, sor
umlu hissedar kavramları daha çok etiğin alanına giriyor. Anonim şirket kavramının çıkışı sermaye birikiminin çok gerekli olduğu sanayi öncesi dönemlere gitmekte.İlk olarak demiryolları yapımında gerekli olan sermayeyi toplamak için kurulmuş bir organizason yapısı. Tasarruflarınızı veriyorsunuz, ‘Ben şirket yönetmekten anlamam ama ben bu atılıma katkıda bulunmak istiyorum, bunun karşılığında da gerçekleşecek olan kârdan bir pay almak istiyorum’ diyorsunuz. Burada dikkatinizi çekmek istediğim bir nokta var, anonim şirketin hissedarı şirketin mal varlığının ortağı değildir.Şirketin mal varlığı şirkete aittir.
Şirketin hissedarlarının mal varlığından birşey talep etme hakları ancak şirket tasfiye edildiğinde vardır.Şirketin bütün diğer alacaklıları alacaklarını aldıktan sonra kalan miktar üzerinden bir hak talep edebilr hissedar. Hissedar olmaktan doğan kar payı almak hakları vardır ama şirket mal varlığının ancak ‘residual’ ortağıdırlar. Çok sayıda hissedarın, bazen milyonlara varan hissedarların olduğu şirketlerde hissedarların hepsinin kollektif olarak şirketi yönetmeleri zaten mümkün değildir.Şirketi bir referandumla yönetemezsiniz .Dolayısıyla şirket yönetmek için şirketi yönetmek sorumluluğunu ve o sorumlulukla ilgili yetkileri devrettiğiniz bir yönetim kurulu atmanız gerek. Hissedarlar bu görevlerini genel kurullarda oy kullanarak yapı
yor. Dolayısıyla yönetim kurulunun görevi hissedarların elçisi olarak o şirketi hissedarların beklentilerine uygun olarak
yönetmektir. Ama hissedarların beklentileri tek kıstas değildir. Ayrıca hissedarların çıkarları birbirleriyle çatışabilir. Yönetim kurullarının yasal sorumluluğu hissedarlara karşı değil,şirkete karşıdır, çünkü şirket yasa ile kurulmuş ayrı bir tüzel kiş
iliktir .Yönetim kurulları şirketin çıkarlarını öncelikle düşünmek zorundadır. Ama hissedarların çıkarlarını gözetmeyen bir yönetim kurulunun görevde kalması mümkün değildir çünkü onları göreve atayan hissedarlardır. Dolayısıyla hissedarların
beklentilerini karşılarken diğer taraftan da şirketin çıkarlarını gözetmek ve hissedarları şirketin çıkarları için yapılması gereken aktiviteler ve alınması gereken kararlar konusunda ikna etmek mecburiyetindedir.
yönetim kurulları.
Gazetelerde dikkatinizi çekti mi bilmiyorum, Concord uçakları uçuştan kaldırılıyor. Uçak teknolojisinde en ileri noktada olan uçaklar ne yazık ki operasyon kârlı olmadığı için British Airlines tarafından müzelere kaldırılacak. British Airlines’
ın en büyük rakibi Virgin Airlines bütün Concord filosunu bir sterline satın almak için teklifte bulundu. Her bir uçağın değeri milyar dolarlarla ifade ediliyor ve sanırım altı-yedi Concord var filoda. British Airlines tekliften bir saat sonra "Hayır" dedi.
British Airlines yönetimi bu kararın hissedarların yararına olduğunu hissedarlara anlatmak zorunda. British Airlines’ın
Concord’ları operasyondan kaldırması ciddi bir yeniden yapılanma maliyeti getirecektir. Oysa bu operasyonu karlı bır biçimde
yürütebileceğine inanan bir yönetim bu maliyetleri ve sorumlulukları devralabilir. Kötü yönetilen girişimlerin bir kontrol piyasası işleyişi içinde devralınabilmesi çok önemli. Bu devralmaları engelleyecek mekanizmaların kaldırılması gerekir.Hissedarların özellikle yaygın olduğu ve hissedarlar arasında emeklilik fonlarının bulunduğu ülkelerde halka açık şirketlerin yönetimi bütün gözlerin üzerinde olduğu bir konu haline geldi. Sermaye dünyanın her tarafına gitmeye başladı. Bunun sebebi geldikleri ülkede kâr edememeleri değil. Ekonomist arkadaşlarımız gayet iyi bilecektir ki rekabet edebilmek ve maliyetleri düşürebilmek için gereken boyutlar giderek büyümekte. Bazı sektörler için küresellik kârlılığın bir ön koşulu. Yatırım sermayesi de bugün serbest bir biçimde dolaşmakta. Yatırım yapılabilecek ülkeler ve alanlar sonsuz. Ülkeler rekabetçi bir yaklaşımla yabancı sermaye politikalarını geliştirmek zorunda. Sermayenin gelmesi tek başına yeterli değil. Bir ülkeden sermayenin aniden çıkması, ki Türkiye’de bunu yaşadık, Uzakdoğu krizlerinde bu yaşandı, çok basit nedenlere dayanabiliyor ve kar topu etkisi yapıyor.Gelişmekte olan ülkeler yatırımcıların güvenini kaybettiklerinde ülke boyutunda sorun yaşanıyor. Dolayısıyla kalıcı sermayenin, uzun soluklu sermayenin cezbedilmesi ve teşvik edilmesi gerekli. Gelişmiş ekonomilerde bu çok farklı değil ancak şoklar daha kolay absorbe edilebiliyor. Enron krizinde Enron çalışanları çok büyük ölçüde varlıklarını kaybettiler,
yani kaybeden yalnızca hissedarlar olmadı, Enron’un hisselerine yatırım yapan ya da ücretlerinin büyük bir kısmı hisse ile ödenen çalışanlar oldu. Hissedarların sorumlulukları sınırlı olduğu için yetkileri de sınırlı. Bu yetkilerin en önemlisi Yönetim kurulunu atayıp görevden almak. Yönetimde yer almayan hissedarlar için şirketlerin nasıl yönetildiği ve hangi ilkelerle yönetildiği son derece önemli. Diğer dikkatinizi çekmek istediğim konu yeni ekonominin gereksinimlerinin de
Kurumsal Yönetimi önemli bir hale getiridiği. Eskiden şirketlere verilen borçların arkasında şirketin elle tutulur varlıkları vardı. Yeni ekonomi şirketlerinde böyle bir şey yok. Ortada bir fikir var. Örneğin Amazon’un yıllarca kâr etmeden çalıştığını hatırlayın. Amazon olağanüstü boyutlarda zarar ederken Amazon hisselerinin sahipleri çok yüksek oranlarda kâr ettiler. Neden? Çünkü şirketin gelecekteki kârlılığıyla ilgili beklentiler çok yüksekti. Yeni ekonomi şirketi iflas ettiğinde nesini alacaksınız şirketin? Fikrini alamazsınız.Şirketin gidişatını geçmişe dair finansal raporlardan da öğrenmek çok zor. Onun için de şirketlerin yönetim kurullarının nasıl çalıştığı,şirketin geleceği ile ilgili stratejileri, karar alma mekanizmaları, yönetim kurullarının yöneticilerle ve hissedarlarla ilişkilerinin niteliği önemli konular haline geldi yatırımcılar açısından.Yararları nelerdir Kurumsal Yönetimin? Eğer sermaye piyasalarından para topluyorsanız, büyüme için gerekli olan yatırımlar için borç alıyorsanız ne kadar iyi yönetilen bir şirketseniz o kadar çok ve o kadar ucuz para bulursunuz. Birinci mesele bu. Türkiye’den örnekler vermeye çekiniyorum çünkü belki politik olarak doğru olmayacak ama dikkat ederseniz bazı şirketler kredi almakta son derece rahatlar. Bazı şirketlerimiz çok düşük faizle borç alabilmekte, bazı şirketler için ise durum ümitsiz. Bunun sebebi nedir? O şirketlerin yönetim kalitesinin borç verenlerin tarafından nasıl algılandığıdır. Güven verdiği oranda risk primi azalacaktır. En ucuz para borsada hisselerin satışı ile elde edilen paradır. Ancak bunun cazip olması için hisselerin değerinin şirket değerini yansıtması gerekir.İki tip pazardan söz etmek lazım. Daha önceki konuşmacılar da değindiler sanıyorum, birincisi sermayenin, mülkiyetin dağılmış olduğu ülkeler, yani Amerika,İngiltere ve Anglosakson geleneklere dayanan Avustralya, Yeni Zelanda, kısmen Güney Afrika. Bu ülkelerde sermaye yoğun değil, yani şirketlerde kontrolü elde tutan bir hissedar göremiyorsunuz. Örneğin Dow Chemical’da en büyük ortağının hisseoranı %1’i geçmiyor. Böyle bir şirkette en büyük risk hissedarlar için nerededir? Yönetim kurulunun işleyişindedir. Çünkü şirketle ilgili bütün kararları profesyonel yönetim kurulu verecektir. Hissedarlar onların verdikleri kararlara göre yaptıkları yatırımın geri dönüşünü alacaklardır ya da alamayacaklardır. Yönetim kurulunda kim var, yönetim kurulu nasıl denetleniyor, kim tarafından denetleniyor, denetçi ile yönetim kurulu arasında bir bağ var mı, denetim bağımsız mı, şirket yönetim kurulu üyeleri ile ya da üyelerinin yakınlarıyla herhangi bir ticari i
lişki içerisine girmişmi dir, yönetim kurulu ve icra yönetimi arasındaki ilişkiler nasıldır? Bütün bunlar çok önemli konular haline geliyor.Temel problem hissedarlar ve yönetim kurulu arasında. Yönetim kurullarının çok büyük güçleri var Anglosakson ülkelerinde. ABD’de yaygın bir uygulama icranın başının aynı zamanda icrayı denetleyen yönetim kurulu başkanı olması.İcraatı yapanda icraatı denetleyen yönetim kurulu başkanı da aynı kişi. Siz kendi yaptığınızı nasıl denetleye bilirsiniz? Denetçiyi seçen de icranın başındaki genel müdür. Yani ben, beni denetleyecek olanı seçiyorum, kendi kendimi denetliyorum ve çok iyi şeyler yaptığıma kanaat getiriyorum ve sene sonunda primimi alıyorum, maaşım da zaten milyon dolarlarla ifade ediliyor. Eğer şirketi iyi yönetemezsem beni işten çıkarıyorlar ama işten çıkarılırken de büyük miktarda parayı götürüyorum.Dolayısıyla ne yaparsam yapayım ben kazanıyorum. Şirketi kötü yönetirsem beni işten çıkarıyorlar ama çok yüklü para alıyorum devam etsem çıkarlarımı kollamak için her olanağa sahibim. Görüldüğü gibi yönetim kurulu başkanı ile genel müdürün ayrı kişiler olması bu tür rejimlerde önemli bir tartışma konusu haline geldi. Genel Müdür ve yönetim kurulu başkanının aynı olmasını savunanlar şunu iddia ediyor: ‘Ben çok atılgan bir özel sektörüm, benim başarımın arkasında yatan temel karakter hızlı karar vermek, liderlik. Genel müdür
olarak ben aynı zamanda çok da para kazanmak isteyen biriyim ve beni motive eden bu mal varlığımı arttırabilme olasılığıdır. Beni sınırlamayın, beni sınırlarsanız bunun olumsuz etkisi şirketin değerinin düşmesi doğrultusunda olacaktır. Hem siz kazanın,hem ben kazanayım. Zaten bana bu olanakları sağlamazsanız sağlayacak başka şirketler var.’ Bu argümanlar yavaş yavaş geçerliliğini kaybetmeye başladı. Artık bu iki fonksiyonun ayrılmaya başladığını görüyoruz. Sarbanes-Oxley yasası ile denetim kurumlarının şirket yönetiminden bağımsız, muhasebe finans konularından anlayan kişilerden oluşması gerekliliği geliyor. Yönetim kurulu başkanlığı ve genel müdür ayrımı sermayenin dağılmış olduğu rejimlerdeki çatışmalara bir örnek.Türkiye gibi sermayenin yoğun olduğu, halka açılma oranının düşük olduğu ülkelerde ya kontrolü elde tutan bir hissedar vardır ya da bu kontrol bir takım kademeli yada içiçe geçmiş ilişkiler kanalıyla sağlanmaktadır. Siz A şirketinin %51hissedarısınızdır, A şirketi ve yine %51 ortağı olduğunuz B şirketi başka bir şirketin ortağı olur oradaki toplam kontrol oranınız dolayısıyla%51’e çıkar ama koyduğunuz sermaye esasında azınlıktadır. Dolayısıyla bu şekildekilerle daha az sermaye koyarak daha çok kontrol mümkün olmaktadır.
Gelişmekte olan ülkelerde kontrol eden hissedarların genellikle aileler olduğunu görüyoruz. Örneğin Sabancı,Koç, Eczacıbaşı grubu şirketlerinde soyadları aile üyeleri hem hissedar,hem murahhasaza olarak görev yapmaktadırlar. Yani kontrol eden
hisse sahibi aynı zamanda yönetim kurulundadır ve muhtemelen icrada da yer almaktadır. Burada ilginç bir durum karşımıza çıkıyor, hissedar, yönetim kurulu üyesi ve yönetici aynı kişi olabiliyor.
Bu resim bize olumlu bir imaj mı vermektedir olumsuz bir imaj mı? Bu konudaki argümanlar farklı. Birincisi bir hissedarın ya da birden fazla hissedarın şirketin geleceği ile ilgili olması ve dolayısıyla aktif hissedar olarak şirketin uzun dönemli çıkarlarını
gözetmesi olumlu. Bir milyon tane hissedarı olan bir şirket düşünün. Yönetim kurulunu bir milyon hissedar izliyor. Diğer yanda bir aile şirketi var, aile şirketin geleceği ile ilgili. Bir milyon hissedar sizi beğenmiyorsa satar hissesini gider başka şirketten hisse alır, yani sizin performansınızı arttırma konusunda aktıf olması için kuvvetli bir motivasyonu yoktur. Bu motivasyona ancak kurumsal yatırımcılar sahiptir.Ama kurumsal yatırımcılar da sonuçta bir yönetim kurulu tarafından yönetilen anonim
şirketlerdir. Örneğin emeklilik fonlarını ele alalım. Sizin emeklilik fonlarınız bir kurumsal yatırımcıda olduğunda siz hak sahibisinizdir ama sizin adınıza o kurumsal yatırımcıyı yöneten bir yönetim kurulu vardır. Kurumsal yatırımcıların yönetimlerinin de hak sahiplerinin çıkarlarını koruyacak şekilde görev yapmaları gerekir. Bunu düzenlemelerle gerçekleştire biliyoruz. Sermaye piyasasındaki en büyük düzenlemeler yatırım yaptıkları şirketlerin performanslarını uzun dönemli olarak göz
etmek zorunda olan kurumsal yatırımcılar üzerine yoğunlaşmakta. Tek tek yatırımcıları regüle edemezsiniz. Onlara ki siz aktif yatırımcı olun,
şirketin yönetim kuruluna hesap sorun diyemezsiniz, siz genel kurullara katılmazsanız hissedar haklarınız kaybedersiniz
diyemezsiniz.O halde sermayenin dağıtılmış olduğu rejimlerde yönetimin kontrolü esasen misyonları itibarıyla sorumlulukları ve yasal yüküm lülükleri olan kurumsal yatırımcılar tarafından gerçekleştirilecektir.
İngiltere’de, Amerika’da, sanıyorum Türkiye’de de karşımıza çıkacak, kurumsal yatırımcılara aktif yatırımcı olmak mecburiyeti
getirilmiştir. Genel kurula katılma, görüş belirtme, yatırım kararlarını alırken portföylerine aldıkları şirketlerin uzun dönemli kârlılıklarını gözetmiş olup olmamalarını açıklama mecburiyetleri vardır. Gördüğünüz gibi sermayenin dağıtılmış olduğu ülkelerde sıradan insanların hissedar olmasıyla şirketlerin sosyal sorumlulukları toplumsal bir mesele olarak ortaya çıkıyor. Amerikan halkının yarısından fazlası hissedar. Bu oran Avrupa'da bunun yarısından az. Avrupa’da Kurumsal Yönetim Amerika ve
İngiltere’deki kadar gelişmiş değil. Tabii beni eleştirecek olan arkadaşlarımız olabilecektir ama bunun bir kanıtı
Şirket değerleri, sermaye piyasalarının derinliği. Amerika ile Avrupa arasında büyük bir fark var.
Avrupa sermaye piyasalarını derinleştirmeye, tek pazarı oluşturmaya çalışıyor. Bunu yaparken de yatırımcıya güven vermeye çabalıyor. Yatırımcı Avrupa borsalarını değil Amerikan borsalarını tercih ediyor, daha güvende hissediyor kendisini Amerikan borsalarında. Peki Avrupa'daki durum nereden kaynaklanıyor? Avrupa’da da sermaye yoğun. Avrupa’da bankalar ve şirketler, altını deştiğimizde sonunda bir aile, kontrolü elde tutuyor. Mülkiyet dağılmış değil. Mülkiyet dağılmayınca şirketin daha iyi
yönetilmesinin ekonomik ve sosyal muhatabı azınlık hissedarlar ve çalışanlar oluyor.Bu çerçeveden baktığımızda Anglosakson felsefede hissedar hakları üzerindeki vurgunun nedenini anlayabiliyoruz. Avrupa’da paydaş hakları öne çıkıyor çünkü
hissedar haklarının savunulması refahın dağıtılması için bir mekanizma oluşturmuyor.Türkiye gibi ülkelerde Kurumsal Yönetimin temel meselesi çoğunluğun ya da kontrolü elde tutan hissedarların azınlık hissedarlarını ve diğer paydaşları mülksüzleştirmesi (istismarı)dir. Esas meselemiz budur. Ne yapmalıyız ki bizim kontrolü elde tutan hissedarlarımız yatırımcıya güven versin, küçük yatırımcıların tasarrufları yatırımlara aksın, ekonomiyi canlandırsın...